PKK’nin yaptığı “kongre açıklaması”,
Türkiye’nin çetin ve çok katmanlı
Kürt sorununu yeniden en öne
çıkardı. Silahlı mücadeleyi sonlandırma,
siyasal zeminde çözüm arama, ilk
bakışta umut verici bir barış çağrısıdır.
Ancak açıklamanın içeriği dikkatlice
“okunduğunda” birçok soru akla takılıyor.
‘DEMOKRATİK TOPLUM’
Açıklamanın kritik kavramı “demokratik
toplum”, ilk bakışta umut verici
görülebilir. Ancak eleştirel bir yaklaşım,
onun adeta herkesin içine kendi
arzusunu yazacağı bir boş gösterge
olarak planlandığını düşündürüyor.
Örneğin, “demokratik toplum”
hangi üretim tarzına dayanıyor? Özel
mülkiyetin, sermayenin ve piyasaların
yeri ne? Sınıflar ortadan kalkıyor mu,
yoksa yalnızca kimliklerin temsiliyle mi
yetinilecek? Bütün bu sorular yanıtsız
bırakıldığında, “demokratik toplum”
kavramı, yalnızca bir retorik süsü haline
gelerek devletin yeniden yapılanmasına
dair elit düzeyde bir pazarlığın zeminini
döşemeye başlıyor.
Bu noktada bir başka temel gerilim
devreye giriyor: Siyasal İslamın ekonomik
krizi derinleşiyor, muhalefeti ilk kez
halkla ve emekçi sınıflarla buluşmaya
başladı. Toplumsal desteği hızla eriyen
rejim ömrünü uzatmak için yeni ittifaklar
arıyor. Bu arayışla geçmişte bir çok kez
kandırdığı Kürt siyasi hareketine yeniden
dönüyor.
Türkiye’de siyasal İslam’ın rejimi,
salt güçler ayrılığını tasfiye eden bir
başkanlık sistemi değil, aynı zamanda
devletin, toplumun tüm dokularını,
modern hukuku, eğitimi, kültürü, gündelik
hayatı İslamcı ilkelerle dönüştürmeye
ilişkin bir projedir. Böylesi bir rejim
karşısında laikliği açıkça savunmadan
“demokrasiden” söz etmek, en hafif
tabirle naifliktir.
Demokratikleşme, yalnızca sandık
değildir; aynı zamanda laik, eşit
yurttaşlığa dayalı, seküler bir kamu
aklını da gerektirir. Eğer Kürt sorununun
çözümünde laiklik dile getirilmeden
bir mutabakat aranıyorsa, o zaman
kurulacak yeni rejim, yalnızca başka
bir otoriter, belki de faşizan bir rejim
olacaktır. Kısacası, siyasal İslam’ın iktidar
elitleri ile Kürt hareketinin askeri, kültürel
ve siyasi seçkinleri arasında yapılan
bu görüşmeler, Kürt halkının yaşam
koşullarına, refahına ve geleceğine dair
pek bir şey vaat etmiyor.
SİYASİ VE AHLAKİ…
Açıklamada vurgulanan bir diğer
nokta da Lozan Antlaşması ve 1924
Anayasası’nın reddidir. Bu, yüzeyde bir
halkın reddedilmiş haklarını savunma
çağrısı gibi görünse de gerçekte siyasal
İslamın Cumhuriyetin kurucu ilkelerine
yönelik tasfiye girişimiyle örtüşüyor.
Lozan yalnızca Türk halkının değil,
aynı zamanda Anadolu toprağında
yaşayan, Kürtlerin, kadınların, Alevilerin,
gayrimüslimlerin ve emekçilerin laik
yurttaşlık temelinde eşit statü kazanması
ilkesinin diplomatik ifadesidir. 1924
Anayasası elbette eleştirilebilir ama onun
tasfiyesiyle beraber gelen şey laikliğin,
kadın haklarının ve eşit yurttaşlığın da
tasfiyesi olacaktır. Bu nedenle bir halkın
özgürlüğünü, diğer halkların, toplumsal
kesimlerin tarihsel kazanımlarını yok
ederek inşa etmeye çalışmak, stratejik ve
de ahlaki açıdan son derece sorunludur.
Siyasal İslamın “kullanışlı düşmanı”
duruma düşmek de cabası.
Bu bağlamda, siyasal İslamın
rejiminin zayıfladığı bir konjonktürde,
“çözüm süreci” adı altında yeniden
masaya konan bu model, siyasal
İslam’ın ömrünü uzatmaya ve Kürt
hareketinin seçkinlerine yeni bir iktidar
alanı açmaya dönük bir taktik izlenimi
veriyor. Bu taktik, Kürt işçisinin,
göçmen mevsimlik tarım işçisinin, kadın
emekçinin, genç işsizlerin, kültürel olarak
dışlanmış Alevi Kürtleri adeta, “bahsi
diğer” bir ayrıntı gibi görüyor.
Barış, silahların susması onurlu
ve arzu edilir bir amaçtır hatta
mümkündür de. Ama gerçek
barış; refahın, adaletin, sınıfsal eşitliğin
ve özgürlüklerin toplumun tüm
kesimlerine yayılmasıyla mümkündür.
Bugünkü koşullarda önerilen “çözüm”
gerçekleşirse (?) kapitalist ve feodal
sınıfsal sömürünün olduğu gibi
kalacağı, toplumun dincileşme sürecinin
ilerlemeye devam edeceği, buna karşılık
en fazla bazı kimliklerin tanınacağı
anlaşılıyor.
Öyleyse belki de şu savı yeniden
vurgulamak gerekir: Türkiye’de gerçek
bir demokratik dönüşüm ancak halk
sınıflarının laiklik, eşit yurttaşlık ve
ekonomik adalet, kültürel hak talepleri
etrafında birleşmesiyle mümkün
olabilir. Bunun dışında önerilen her
şey, yalnızca egemenlik biçimlerinin
makyajlanmasından ibarettir.

