
Sevgili okurlarım, neyse bayram bitti. Cennete bir adım daha yaklaşmak için kesilen etlerin çoğu derin donduruculara yerleştirildi, kimsenin etinde gözüm yok ama kurban parasını sevdiğim kurumlara bağışlayanlara teşekkür etmek istiyorum. Bir çocuk için pahalı kanser ilacı alınabildi, bir gence eğitim hayatı boyunca burs çıktı. Bu arada 2018 yılının kurbanında Rize’de kesime götürülürken denize kaçan, üç gün boyunca inatla yüzdükten sonra Trabzon’da karaya çıkan, şimdilerde Ahbap Derneği’nin güvenli ahırlarında yaşayan boğa Ferdinand da bir yaşına daha girdi.
Neyse bu kadar yeter, şimdi gelelim içinde bulunduğumuz belirsizlik zamanlarına. Sevgili dostlarım, sosyal medyada hemen herkes günah çıkarıyor. Herkes Kılıçdaroğlu için “Bizi kandırmış, biz de kanmışız!” diyerek bağışlanmasını istiyor. Haklılar, Menderes yönetiminden beri o kadar çok kandırıldık ki günahlarımız tavan yaptı, bizi affedecek rahip kulübelerimiz, Yahudiler gibi ağlama duvarımız da yok. Kaldık mı kendimizle baş başa…
Baş başa kaldık ama benim de aklımdaki bütün hikâyeler uçup gitti, özellikle ülkenin siyasi durumu hakkında hiçbir şey yazmayayım diyorum çünkü o kadar çok kişi şöyle olmalı, böyle yapılmalı diye akıl veriyor ki ben aklımı kendime saklayayım diyorum. Yaşasın, aklıma Nazi Almanya’sının özellikle alt kademe memurlarının İsrail’de sorgulandığı ve tüm dünyada anında yayınlanan bir belgesel geldi. Ama önce bir soru: Memur nedir? Halkın vergileriyle halk için çalışan insanlardır. Ancak işini iyi yapmaya çalışan memur dostlar alınmasın ama pek çok memur geldikleri makamlarda devletin bir parçası olduğunu düşünür ve bulundukları makama sıkıca sarılıp hiç sorgulamazlar ve karşı çıkmazlar.
Bizden örnekler; TÜBİTAK’ın İslam Tarihinde Katılımlı Yağmur Duaları projesine 3 milyon ayrılması, Diyanet’in gezi ve tatil programları… General olarak atanan kaymakam, şak diye üniversite kapatılması, ülkenin neredeyse tamamının maden şirketlerine peşkeş çekilmesi… Anayasanın defalarca çiğnenmesi, polisin ve jandarmanın özellikle yaşlı insanları yerlerde sürükleyip copla dövmesi, MESEM’in ölü çocuklar cehennemine dönüşmesi, kadın cinayetlerinin neredeyse tamamının valiler, Emniyet mensupları tarafından üstünün örtülmesi, diplomasının sahte olduğu ortaya çıkan rektörlerin, dekanların görevlerine devam etmeleri… Yargı mensuplarının onlar da devletin memurlarıdır, mal varlıklarını açıklamama gibi bir ayrımcılığa sahip olmaları… Buna seçtiğimiz milletvekilleri de dahildir.
Neyse, biz belgesele geçelim. Sözünü ettiğim belgeselde Nazi toplama kamplarını yönetenler, daha çok insanı daha çabuk öldürmek için siyanür bombasını icat eden teknisyenler, Ruslar Berlin kapılarına dayandığında Alman halkını doğuda zafer kazandık diye gazeteler ve radyo yayınlarıyla kandıranlar, hanımları ve metresleri insan derisi palto, çanta, abajur istedikleri için mahkûmları yakılmadan önce derisini yüzdüren komutanlar, bir deri bir kemik kalmış ölümü bekleyen insanlara sanatı sevdirmek için Mahler çaldıranlar hep bir ağızdan haykırıyorlar: “Suçsuzum ben, sadece verilen emirleri yerine getirdim!”
İşte dünyanın alıştığı memur zihniyeti budur. Emirler yerine getirilir. Kimi zaman bu emirler direkt iktidar kanadından gelir kimi zaman da dünyayı yoksul, savunmamız halklar için cehennem yapmak isteyen emperyalist ülkelerin ajanları tarafından kulaklara fısıldanır.
Çok mu ağır oldu, ne yazık ki öyle bir dönemden geçiyoruz ki geçmişten bugüne her şeyi sorgulayıp şeffaf bir dünya yaratmak hepimizin görevi olmalı. Ancak o zaman dağların, yaylaların, nehirlerin, denizlerin neşesi yerine gelir ve dünya bir günlüğüne değil sonsuza dek çocukların oyun alanı olur.
Hamiş: Sevgili dostlarım, günlerden pazar ya içim elvermedi, hadi bir hikâye anlatayım dedim. Yağmurlu bir gün İstanbul’un Karadeniz’e açılan ucu Garipçe köyündeyiz. Kadıköy Kısa Film Atölyesi olarak orada 2010 Avrupa Kültür Kenti İstanbul projesi için yapacağımız on kısa filmden oluşan 90 dakikalık bir film için “İstanbul Bir Cennettir” kısa filmini çekeceğiz. Daha önce araştırmamızı yaptık, yaşanmış bir hikâye. Pakistan’dan yola çıkan bir mülteci nice yollardan geçip Karadeniz kıyılarında yarı ölü karaya vurmuş. Garipçe ahalisi onu battaniyelere sarmış, ayılması için başında beklemişler. Pakistanlı mülteci ayılınca kendisinin ölüp cennete gittiğini sanmış. Öyle mi, işleri sadece midye dolması yapmak olan Mardinli bir aile bir anda ona gerçek cenneti göstermeye karar vermiş ve onu köhne teknelerine alıp Karadeniz’e açılmışlar. Teknede ailenin Arapça, Türkçe, Kürtçe şarkılar söyleyen bir gelini varmış. Ve gariban mülteci dalgaların ve türkülerin eşliğinde kesin cennete gittiğine daha bir inanmış.


